Taşınma

22 Aralık 2009

Taşındım! Mutluyum, Anadolu yakasındayım, yolum kısaldı, evim güzel… Ama servis benim gelmemle 18 kişi oldu, kapasitesi 17 kişi:) Şimdiye kadar hiç ayakta kalan olmadı ama illa bir ara olacak, bakalım… Servis çok dolu olduğundan, ne zamandır buraya yazamadım, zira biraz mahremiyete ihtiyaç duyuyo insan…
Şimdilik bu kadar. Bakalım, fırsatlar, bişeyler… Arkası yarın…

Sis

9 Kasım 2009

Hava çok sıcak olmaya dayanamadı, şu anda 2. Köprünün üzerindeyim, gün doğumu rüya gibi… Aşağıda bulutlardan oluşmuş bir deniz var, sürekli kımıldayıp duran. Kulağımda da Jamiroquai bana eşlik ediyor, Virtual Insanity ile. Bir haftadır hava çok güzel gidiyordu, haftasonu fotoğraf çekmeye çıkacaktım, ama kısmet olmadı, belki haftaiçi, ama zor biraz. Hava artık 6′da epeyce karanlık oluyor ya!
Bugün light oldu, uyku fena. Selamet…

Yeni servisteyken

23 Ekim 2009

Servisimiz değişti… Artık tüm mahremiyetimle yazamayacağım zira sürekli dibimde biri oturuyor olacak… Hayırlısı diyor, olmayan okuyucularıma selam ediyorum…

Edit: Sonunda! Yeni servisimde bir miktar mahremiyete kavuştum, Athena – İt’i dinliyorum, köşemdeyim mutluyum :) Saatler geri alındı, artık ‘gece’ kalkmıyorum, ama resmen gece çıkıyoruz işten. Tıpkı işe ilk girdiğim günlerdeki gibi, umarım sonu gibi olur… Bu arada çok iyi uyunuyor akşam çıkışta ;)

Diller

23 Eylül 2009

İlk yazımda da yazdığım gibi, sadece servisten ve sadece ipod ile bu blogu tutuyorum- haliyla serviste yaşadıklarım da yazı konusu oluyor. Şu sıralar servisle 2. köprüyü geçerken güneş tüm görkemiyle parıldıyor oluyor – çok güzel… İşe gidiyor olduğum ve daha kırkbeş dakika yolum olduğu gerçeklerini bir kenara koyalım, gerçekten çok güzel. Dave Weckl – Synergy albümünü açtım, çok iyi gidiyor. İnanılmaz, hayranlık verici, sırılsıklam aşık edici.
Geçtiğimiz haftasonu TOEFL’a girdim; ancak anlatacağım şey bu sınavdan öncesi: Daha önceden bu sınava girmiş bir arkadaşımla konuşuyordum, konu İngilizce’de ne kadar çok kelime olduğuna geldi. Bir gerçek olarak, İngilizce’de daha çok kelime olduğunu kabul ettikten sonra, aslında ne kadar az kelimeyle yaşadığımızı farkettik: Günde birkaç yüz kelime yeterliydi! Sonra sebeplerini sorguladık, bulabildiklerimiz;
1-Yoğun kültürel yozlaşma. Çok yoğun. Battaniye gibi örtmüş üstümüzü, başımızı bile kaldıramıyoruz – her tarafımızda. Bilgi üniversitesi öğrencilerinin konuşma diliyle yazıp sınav kağıdına gülücük koyması da bu yüzden, show tv’deki gerizekalının ‘de’yi ayıramaması da.
2- Kendini ifade etmeyi bilmemek. Duygularımızı nasıl anlatacağımızı unutmuşuz çünkü hep anlatmamamız, susmamız yönünde ‘telkin’ edilmişiz: Öğretmen, baba ve diğer tüm otorite figürleri susmamızı öğütlemiş, karşı çıkanı da pataklamış. Hep susturulmuş bir adamın kendini ifade etmesi de pek kolay olmasa gerek…
3- Gerçekten o kadar kelimeyi kullanacak kadar ‘yaşamamak’. İşte bu en kötüsü ve bence en etkili sebep. O kadar rezalet rutinlere itiliyoruz ki, birşeyler yaşamaya, hissetmeye ve onu kelimelere dökmeye fırsat kalmıyor. Bir süre sonra rutinlerin sağladığı konfora alışıyor, sonrasında sorgulamıyoruz bile…
Ben bu blogu serviste dinlediğim albümleri incelemek için açmıştım, gene memleketi kurtarmadan edemedim. Bu arada hiç okursuz blog gerçekten ilginç, kimsenin okumayacağını biliyorum ama gene de okuyucuya karşı sorumluluk hissedip özür diliyorum konudan saptığım için :)
Bir ara servisçimizi de yazacağım. Bu adamları kayıt altına almak lazım! :) Tuzla deri sanayi bölgesi, Dave Weckl – Wet Skin. Tesadüf işte…

Bu sefer otobüsteyken

21 Eylül 2009

Daha önce de söylediğim gibi, sadece yolculuktayken yazdığım bir mecra burası. Gebze’yi de şehirlerarası yolculuktan sayıyorum, kimse kusura bakmasın :) Bayram bitti, evimden İstanbul’a dönüş yolundayım; yine Radiohead eşlik ediyor bana, bu sefer Amnesiac albümüyle. Sanırım kimsenin okumuyor olduğunun bilinciyle, daha kişisel yazmaya başladım. Bir günlük tutup onu salondaki sehpanın orta yerine koymak gibi, ama neden? Vazgeçilmez dikkat çekme isteği mi desek? Dedim bile…
Bütün bir olgu olarak ‘memleketi’ seviyorum – İstanbul’dan ayrılması, saatlerce yol çekmesi, aileye sarılmak, yine korunup kollandığını hissetmek, deli gibi yemek, güneş, toprak, domateslerin kokusu, ellerin nasırı, dalından kopartıp yediğin erik, kokular, kokular, başka başka kokular, beyaz çamaşır suyu kokulu çarşaf, kediler, köpekler, fotoğraf çekmeye doyamamak… İşte bunların hepsi 3 ayda bir filan olursa süper oluyor :)
Bu da bayram yazısı olsun!

Skin & Bones – Foo Fighters

10 Eylül 2009

Skin & Bones, kesinlikle kendi şahsına münhasır bir albüm. Sizi iki yönden aydınlatıyor; bir rock grubunun akustik albümü nasıl olmalıdır ve vokalin sesine göre nasıl şarkı yazılmalıdır…
Dinlediğim en iyi kaydedilmiş akustik albümlerden biri, tek seferde kaydedilmiş bir konser ve olması gerektiği gibi, şarkılar gücünden hiçbir şey kaybetmemiş; tüylerinizi ayağa kaldırmayı başarıyor hala. Bu konuda albümün en başarılıları My Hero, Razor, Times Like These ve Best of You. Özellikle Best of You, hala önceden bildiğimiz gibi, cayır cayır ve ‘harekete geçirici’. İlk defa klibini izlediğimde, hatırlıyorum, resmen üzülmüştüm, tabi çok da beğenmiştim.
Albüme adını veren şarkı, Skin & Bones en başından akustik kafayla hazırlanmış bir şarkı, kesinlikle kendine has bir havası var, ve sanırım Foo Fighters’ın gelecekteki işlerinin bir ‘ön sunum’u.
Konserin başında bir ablanın bağırdığı gibi, I love you, Dave! Sesin çok yakışıyor şarkılarına! Sanırım eskiden davulcu olduğu için de seviyorum ben bu adamı…

Seven Ages of Rock

8 Eylül 2009

NTV’de yayınlanırken izleyememiştim ben Seven Ages of Rock belgeselini, şimdilerde serviste izliyorum. Belgesel tarih çizgisinde en başından alıp taa sonuna kadar götürüyor, çok da güzel yapıyor.. Rock tarihini Hendrix’le ve Beatles’la başlatıyor, ve bir bütü olarak anlatılan şey, tıpkı bilimde olduğu gibi, rockta da sıçramalardan ziyade küçük adımlarla ilerlenildiği, herkesin birbirinden etkilendiği ve zaten böyle olmadan ilerleme olamayacağı… Seven Ages of Rock, bu tarihi temelde İngiltere ve Amerika (UK vs US) olarak anlatıyor: İngilizler böyle yaptı ve Atlantik’in öteki yakasından böyle bir karşılık geldi, vs. gibi… Aslında bu beni biraz rahatsız etti diyebilirim; tamam, (70-80-90lara ait) dinlediğimiz pek çok rock grubu İngiltere ya da Amerika kökenli, ama belgesel neredeyse o yıllarda dünyada başka hiçbir yerde rock müziğe dair hiçbir şey yapılmamış gibi anlatıyor.
Sevdiğim bir yanı, tamamen kronolojiye bağlı değil, her bölüm ayrı bir ‘tür’ün doğuşunu inceliyor, ve mutlaka ‘nasıl’ ortaya çıktığını hem çevresel hem de bireysel yönleriyle inceleyip ortaya koyuyor. Aslında ‘genre’ denen şeyin ne kadar muğlak sınırlara sahip olduğunu çok açık bir şekilde anlıyorsunuz.
Şimdilik bu kadar, daha da anlatırım, hala 7 bölümü de izleyemedim:)

Türlere göre belirlenmiş 7 bölüm var, 5.sinin adı ‘Stadium Rock’ :)

Edit: bir kaç bölüm daha izledim, süper bir belgesel. Her olayı kendi dönemi ve şartları içinde inceliyor, kesinlikle kestlrme çıkarımlar yapmıyor…

Seven Ages of Rock’ın 6. bölümünün adı “Left of the Dial”, yani düğmenin solu. Alternatif üniversite radyolarını kastediyor, büyük ticari kanalların birazcık gerisinde yer alan bu kanallar ‘cilalı’ rock yerine kendi müziğini yapan, dönemin ‘indie’ gruplarına kucak açmışlar, ve böylece alternatif rock doğmuş. Dönemin 90′ların sonu olduğunu hatırlatmak isterim, yani insanların hala radyo dinleyip vatkalı ceketler giydiği bir dönem… Peki bizde niye ‘bi garip’ olmuş diye de düşünmeden edemedim – ‘ağır’ rockçı abiler grunge ve alternatif rock’tan ölesiye nefret ederler, onların boş kafalı ve mainstream özentisi olduğunu iddia edip, asıl asilerin kendileri olduğunu söylerler. Aslında sebep ortada; alternatif rock doğarken mainstream rock’a alternatif olarak doğmuş, yani içi boş, bolca pop soslu ve sistemin ta göbeğinden gelen rock’a karşı samimi, dürüst ve daha mütevazı (stadyum konserleri yerine 100 kişilik mekanlarda çalınan) bir tür, ve sapına kadar bağımsız…Ama ülkemize zaten tüm dünyada popüler olduktan sonra geldiği için, artık içi boşaltılmış ve entellektüel seviyesi yerlerde sürünen adamların dinlediği bir tür olarak görülmüş.
Bence çok önemli bir diğer sebep genelde bizim şarkıların sözleriyle ilgilenmememiz, ilgilensek de aslında ne demek istediğini pek anlamamız – ki zaten bu zor birşey, tamamen bambaşka referanslarla anlatıyor adam kendini, o deyimleri duymadan, benzer birşeyler yaşamadan nasıl tam olarak anlayabilirsiniz ki? Mor ve Ötesi’nin Darbe’sini hangi Avrupalı anlar ki? Daldan dala atlıyorum, bence zaten Türkçe şarkıların da sözlerini pek sallamıyoruz, Türkiye’de müzik yapmak biraz boşuna gibi geliyor bana hep…

Konuya dönelim; sanırım müzik tarihindeki türlerin yarısı filan mainstream’e karşı doğmuş, ve sonra da mainstream haline gelmiş… Çok yazık, bir sürü önemli şahsiyetin sonunu hazırlamış bu durum. Para için herşey mübah değildir, herşeye satılacak bir meta olarak bakılamaz ve kârların yükselmesi aslında en önemli şey değildir! Keşke kimse ‘bundan nasıl daha çok para kazanırım?’ diye düşünmek zorunda kalmasaydı..

Edit’in sonu – Beth Orton’u dinliyorum, kesinlikle samimi, içinin taa derinliklerinden geliyor sesi. Tavsiye…

In Rainbows – Radiohead

7 Eylül 2009

In rainbows, ilk defa dinlediğim bir Radiohead albumu, ama benim hatam.. Zaten temelde radiohead dinlemeye Yora ile katıldığımız ve 4 şarkı çaldığımız “Radiohead Gecesi”nden sonra başladım denebilir… Bu albümden “Jigsaw”u çalmıştık, hatta şimdi dinledikçe hatırlıyorum, Sakin de Bodysnatchers’i çalmıştı…
Teknik olarak, albüm çok iyi -bir radiohead albümünün olması gerektiği gibi- duyulması gereken herşeyi olması gereken seviyede duyuyorsunuz.. Bodysnatchers tam çılgın atmalık, Nude’da tüyleriniz diken diken olabilir, kendinizi “uuuuu” diye bağırırken bulabilirsiniz… Jigsaw ise enstrüman girişleri, minik riffler ve küçük hareketlerle bir şarkı nasıl yükseltilir, dinleyici nasıl yerden yere vurulur, adeta bir ders gibi. En yoğun algıladığım sey, bu adamların gitar çalmayı çok sevdiği…Faust Arp mesela, çok çok iyi bir akustik parça, ve inanılmaz başarılı bir gitar uyumu sağlamışlar..
Şimdilik bu kadar, Gebze beni bekler. Selamet..

Hello world!

1 Eylül 2009

Welcome to WordPress.com.

Diye başladı blogum. Bu blogu sadece ipod üzerinden yazacağım, çoğunlukla da servisteyken yazacağım.. Evet, böylece hergün çalışmak için Gebze denen abidik yere giden zavallı bir mühendisin serviste ne kadar çok vakit geçirdiğini kayıt altına almış olacağım…
Kimseye de söylemedim ki adresi, ne işe yarayacaksa artık blog…
Yani sabahın 7sinde gönderilmiş yazılarla karşılaşmanız çok olası, şimdiden söyleyeyim :)


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.